Yeni röportajları ilk izlemek, yazıları ilk okumak, yarışmalara katılıp hediyeler
kazanmak ve sürprizlerden haberdar olmak ister misiniz?
DÜŞÜNCE
KULÜBÜNE ÜYE OLMAK İSTİYORUM. Yakında
En çok ilginizi ne çekiyor?
.:: YAZILAR - GÖRÜŞLER - RÖPORTAJLAR ::......
Yönetmen-Yazar Olma Yolunda Düstügüm Notlar ve Sanat Dünyasina Kazandirmak Istedigim “Hit & Go” yani “Vur & Kaç” Taktigim Hakkinda Bilgi: “
“Film çekmek cesaret isi, yazi yazmak sabir isidir, her ikisi de yogun emek ister, ikisi de arastirmayi ve gözlemlemeyi gerektirir… Yazi olsun, film olsun, hemen hemen tüm eserlerimde toplumsal olaylari irdeledigim dogrudur. Proje kapsamina aldigim film çekimlerinde veya kitap yazilarimda hep halkin arasina iner, toplumu arastirir, onlarin sorunlarina bakar, dertlerini dinler, sikintilarini analiz ederim. Eserlerim incelendiginde onlarda hep bir tabu yikma egilimi veya sisteme karsi olma duygusunu görebilmek mümkündür, çünkü benim eserlerim de gerillavari tarzda “vur kaç” teknigi vardir. Böyle bir sanat tarzi yoktur, bu benim kendime has bir modeldir/yöntemdir, bunun üzerinde yillarca düsündükten sonra bu modeli/yöntemi ortaya çikardim: VUR ve KAÇ! Bu model/yöntem sayesinde, bir çok arkadasimiz “ama düzen, devlet, asiret, aile, baskan, patron, vs bir sey der” diye düsünerek içinde sakladigi-biriktirdigi duygularini esere dönüstürebilecektir. Çünkü bu tarz bir eser ne sistemler, nede alisildik düzenler tarafindan bugüne kadar kabul görmemistir. Vur ve Kaç, altina imzami attigim, sanat dünyasina aktardigim yep yeni bir modelidir, icra etme yöntemidir. Vur ve Kaç Sanati; buradaki kasit vurduktan sonra meydani bosaltarak yine sistemin eline birakip kaç anlaminda degildir. Vur ve Kaç ile taktiksel bir karsi koyusun, sesini yükseltmenin olanaklari saglanmis olur, direnmenin ve aydinlanmanin önü açilir, devrime dogru adim atilmis olur, güzel yarinlarin kapisi aralanmis olur… Buradan da anlasildigi gibi eserlerimde, bu bazen drama, bazen komedi, bazen trajedi, bazen macera vs. olur, bazen ask vardir içinde, bazen siddet, bazen kahramanlik, bazen ihanet, bazen saka, bazen göz yasarli dinmez olur, bazen küfür ve slogan, bazen sessizlik çigliklari yükselir içinde, ne konuda ve ne tarzda olursa olsun her zaman toplumun içindeki konulara deginir ve sistemlere, alisildik düzene, duvardan tabulara, otoriteye, feodal ve anti-demokratik zihniyete eserlerimle karsi koyarim… “Vur ve Kaç” sanatindan kastim elbetteki gidip insanlarin veya kurumlarin özel hayatlarina gasp yapilmasi anlaminda algilanmamalidir, aksine herkese esit olan hak ve özgülüklerden, herkese vaat edilen iyi ve saglikli bir yasamdan, bu iyi yasamin olanaklarini saglayacak her kosuldan herkesin yararlanmasina olanak saglamalidir, diyorum. Ortaya çikarilacak her eserde, her eser, çünkü sanatta sinir yok, bu eser kimi yere bir film, bir kitap, bazen sadece kisa bir film veya küçük bir yazi da olabilir, bazen bir tablo, bir siir, bir dans, bir tiyatro oyunu, bir skeç, bir fotograf karesi veya bir sporsal faaliyet ile, yani sinir yok, ne düsünürseniz düsünün, neyle iliskilendirirseniz iliskilendirin, önemli olan ortaya çikacak bu eserlerin bir amacinin yani bir derdinin olmasidir ve sonuç itibariyle karsisinda bir muhatapli aramasi (muhatapli sizinle ilgilensin veya ilgilenmesin, size tepki koysun veya koymasin, mesajiniza cevap versin veya vermesin) ve içinde bir çözüm üretme amaci gütmesidir… Bunu, benimle çalisan bir çok arkadasim da teyit edecektir, vur&kaç teknigini ilk uyguladigimiz yerlerden biri de halka saldirilan yerlerdi/anlardi (mayis kutlamalari, grevler, isten çikarilmalara karsi eylemler, anti-fasizm eylemleri, g-8 karsiti eylemler, emperyalizm karsiti eylemler, savas karsiti eylemler, baris çagrisi eylemeleri, doga kirliligi karsiti eylemler, egitim ve saglik haklarinin kisitlanmasina karsi eylemler, kadin haklari konusunda eylemler, newroz kutlamalarinda devletin halka saldirdigi anlar, vs). Yetkililere yani devlet içindeki yargi organlarina haksizliklar konusunda sikayetler ulastirildiginda elde kanit yok diye halk devamli geri çevriliyordu, geri dönen halk hakkini yargida bile bulamiyor ve iki kati daha fazla magdur oluyordu, sansi olan Strasbourg'daki Avrupa Insan Haklari Mahkemesi'ne (AIHM) gidiyorlardi… Iste bu dönemlerde kurdugum gruplarda vur&kaç (hit&go) taktigini ögrettim ve hemen uygulamaya basladik, bu hemen degil ancak bir süre sonra çok ise yardi, ve gelisti. Bu uygulamayi en çok da Almanya'daki ögrenciligim sirasinda dünyanin dört bir yanindan gelen baska baska kültürlerden ögrenci arkadaslarimiza anlattim. Ücretsiz film & sanat seminerleri verdigim zaman bunu hep anlattim. Bu metodu/yöntemi kendi ülkelerine döndüklerinde halklarina anlatmalarini ve haksizliklara karsi kullanmalarini istedim. Bugün dünyanin dört bir yaninda artik insanlara bu modelden/yöntemden bahsediyoruz. Bu arada eskiden çok zorluklar yasiyorduk, ama artik dünyada teknik ve teknolojide çok gelisti, isimiz eskisinden daha rahat, zor olan yani da var, ama bu baska sey. Kisa açiklamak gerekirse, örnegin artik her elde bir cep telefonu olabiliyor ve çekilen bir fotograf veya bir görüntü aninda dünyanin öteki tarafina ve birden fazla kisiye iletilebiliyor (aninda belge diyorum buna). Bu çok iyi bir sey, çünkü güvenlik güçleri/karsit görüslüler sizin cep telefonunuza el koysa bile o görüntü artik ulasamayacaklari bir yerde vede masum insanlara haksizlik yapanlarin baslari tehlikede/dertte. Ancak teknik bizim isimizi rahatlattigi kadar güvenlik kalkanlari, telefon dinlemeleri, vs derken sizin de takibinizi kolaylastiriyor. O yüzden dikkatli olmak gerekiyor. Hangi ülkede olursam olayim, hangi toplantida olursam olayim konusmalarimda bu metoda/yönteme, yani vur&kaç taktigine mutlaka yer veriyorum, çünkü bu çok önemli. Kanit toplamak, halka saldiriyi-siddeti-haksizligi belgelemek insanlik adina çok nemli, ancak bu bir o kadar da tehlikeliydi. O yüzden bunu ilk baslarda gizli yürüttüm, arkadaslarima gizli kalmasi konusunda vede güvenecekleri insanlara anlatmalari konusunda uyarilarda bulundum. Bu baglamda çektigim en iyi film “Alman Nedir?” isimli belgesel ve ayni zamanda da isin ne kadar tehlikeli olduguna en açik örnek de budur. Çünkü bu belgesel yüzünden, Berlin'de 1-Mayis-2004 olaylarinda hiçbir yayin kanalinin kendine güvenemedigi bir zamanda güvenlik güçlerinin halka yönelik saldirilarini belgelemis ve devletin oynadigi oyunu ve daha devletin vede kimi kesimlerin bir sürü kirli islerini su yüzüne çikartmistik, ancak güvenlik güçleri ve gizli istihbarat da New York polisinden ögrendikleri taktikleri orada aynen uygulamis, orada olacagimizi telefon dinletilerinden tespit etmis ve halka saldirdiklari anlari görüntüleyecegimizi bildiklerinden onlar da o anlari aynen görüntülemislerdi. Amaç suydu, orada bizden kimlerin oldugunu tespit etmek, çünkü onlar kaç kisi ve kimler oldugumuzu bilmiyorlardi. Onlar da çekim yaptilar ve bu sekilde bizleri tespit ettiler. Bizi kisa bir süre sonra gözaltina alip elimizdeki belgeleri biz kamuoyuna ulastiramadan alip yok ettiler. Belki hala bazi materyaller duruyordur, ama önemli belgeler maalesef kayboldu. Tüm bunlari da bana ben göz altlarindayken yargiç vede beni ziyarete gelen sivil giyimli nerden olduklarini bilmedigim ancak gizli istihbarattan olduklarini sandigim insanlar anlatti. Beni tebrik etmekten çekinmediler, bana çok güzel isler basariyorsun, gözümüz sende deyip onlarla çalismam konusunda bir çok kez tekliflerde bulundular. Ben bunlari kabul etmedim. Daha sonra zaten bilindik seyler, vur&kaç hit&go taktigini gelistirdim, senaryolar yazip filme uyarlamaya çalistim, bunlardan birisi “der fremde bin ich selbst / kendimin yabancisiyim” adli almanya-neonazi-raf gerçekligini ortaya koyan bir filmdi, kapali kapilar ardindan kimi emirlerle yasaklandi, ardindan hemen kurup baskanligini yürüttügüm uluslararasi gençlik platformu yogun baskilara maruz kaldi ve dagitildi, sonra enternasyonal yabancilar partisini kurma çabasi içerisindeyken gene göz altilara, iskencelere, baskilara ve tehditlere maruz kaldim, kuruldugunda komitede yer almalarini istedigim arkadaslarimdan bazilari sinir disi edildiler, bazilarindan hiç haber alamadim. Haklarimi AIHM'de arama yoluna gittim, ancak onlardan da pek yardim alamadim, çünkü gerekli belgelere ulasamiyordum. Göz altinda aylarca süren açlik grevinde demokrasi ve insan haklarinin var oldugu söylenen Avrupa'nin göbegi gibi bir yerde 93 kilodan 63 kiloya düstüm, üstelik bu sefer öyle kapali kapilar ardinda degil aksine tüm bunlar gözler önünde yapildi. Beni ziyarete gelen gizli istihbarattan bazilari yüzüme gülüyor ve gördün mü bak, biz insanlarla istedigimiz gibi oynariz, akilli ol, diyorlardi. O dönem dünya dostlugu slogani altinda senaryosunu yazip yönettigim ve yapimini üstlenerek yeni bitirdigim uzun metrajli “Romeo Without Juliet / Romeo Ohne Julia / Julietsiz Romeo” isimli kültürel komedi filmimi Berlinale'ye göndermistim, 2005 Berlinale-Int. Forum'a adaydi, filmde nazi ve yabanci düsmanligina karsi duran, sinir disi etmelere son ve arkadasliga evet çagrisi yapan bir Romeo karakteri vardi, karakteri ben oynadim, ama ekip çok kalabalik ve rengarenkti, her ülkeden insan vardi, çok güzeldi... Film, Berlin'de küçük Istanbul'da, yani Kreuzberg'te çekildi ve Türkiye kültüründen gelen Romeo'nun Alman kültüründen gelen Juliet'i kendisine ayartmak isterken düstügü komiklikler de anlatiliyordu burada. Ancak bu filmi yabancilara ve sahsimiza yapilan haksizliklari protesto etmek için yarismalardan geri çektik. Yine de bu olay pek fazla duyulmadi, anlasilan baskalari koltuklarini kaybetmekten korkup susmayi tercih etmislerdi. Bu bende izler birakti, enternasyonal çapta bir mücadeleyi daha fazla analiz etmemi sagladi… O yüzden bu isi cesursaniz ve halk için alniniz açiksa yapacaksiniz, öyle meshur olmak için, yada sirf ego tatmini için olmaz bu… Ayrica bu metodum/yöntemim kesinlikle terör veya halka zarar verecek, sivilleri korkutacak amaç-lar için ise hiç kullanilmamalidir... Hep demokrasiden ve haklardan yana olmali, hep insan hayatina ve dogadaki tüm canlilara ve dogaya ve tarihe en üst seviyede deger vererek eserler ortaya çikarilmalidir. Bu konuda ayrintili seminerleri ileriki zamanlarda vermeye devam edecegim. Yine bu konuda bir kitabi bitirmek üzereyim, yakinda okuyucusuyla bulasacaktir. Satirlarimi noktalamadan önce su notu suraya hemen düselim; Bir devi ancak azim ve inançla yere yikabilirsiniz, bu bir anda hemen simdi olmaz, vurup kaçmalisiniz, bu korktugunuz ve meydani ter ettiginiz anlamina gelmez, sabir etmelisiniz ve ince düsünmelisiniz, vur&kaç taktigiyle bir seferinde devin bacagini, öteki seferinde kolunu, bir baska seferde gözünü yaralarsiniz, iste o zaman artik o devin ayakta kalmaya hali kalmaz, sonuç kaçinilmazdir, o koca dev yok olmaktan kendini kurtaramaz... Saygilarimla...
2009 / Şoreş Welat Demir
Günlerdir Türkiye gündeminde Vicdani Ret konuşulmakta. AİHM’İN Vicdani Ret kararı ve Türkiye’yi 11.000 Euro tazminat ödemeye mahkûm etmesi hem Türk makamlarını ve siyasetçilerini hem de Genelkurmay ile Türk ordusunu sinirlendirdi. AİHM’İN bu kararını kendilerine ve yasalarına yönelik ihanet olarak nitelendirenlerde var. Türk siyasi kanadından politikacılarda ihanet konusunda aynı görüştüler. Kim kime ve ne diye ihanet etmiş, nasıl ihanet edilmiş, pek anlayamadık doğrusu. Yoksa halkımızın ve aydınların bilmediği bir karar mı alınmıştı da o karara birileri işgal etmişlerdi? Her neyse, görülen köy artık kılavuz istemez. Durum ve hal onu gösteriyor ki, birçok siyasetçi başta olmak üzere kimi emekli generaller de konu ile ilgili konuşmalarında dile getiriyorlar: Artık her şey eskisi gibi yürütülemez! Yani askerlik ile ilgili olsun, yasalar ile ilgili olsun yeni düzenlemeler gerekiyor. Hatırlanacağı gibi, bu düzenlemeler hakkında bundan iki yıl önce Haziran 2004’te AB vicdani ret istemişti. Avrupa Birliği Denetleme Raporu'nda askerlik yapmak istemeyenlere "vicdani ret" seçeneği sunulmasını önermişti, Türkiye ise bunu reddetmişti.
Haziran-2004’te Avrupa Konseyi Genel Kurulu'nda oylanan ve Türkiye'nin AB ile müzakere görüşmelerini büyük ölçüde etkileyen "Denetleme Raporu"nda Ankara'dan askerlikle ilgili "vicdani ret" kararının yürürlüğe konulması istenmişti. Avrupa Konseyi'nin Türkiye Raporu'nu hazırlamakla görevli olan Denetim Komisyonu'nun son raporunda; idam cezasının ve DGM'lerin kaldırılması, YÖK ve RTÜK’teki asker üyelerin çekilmesi, terör mağdurlarına tazminat ödenmesi gibi koşulların yanı sıra "vicdani ret" konusu da gündeme getirilmişti. Konseyin, "Askerlikte vicdan-i ret" isteği Türk Dışişleri'nde ve Avrupa Konseyi Genel Kurulu'na üye Türk Parlamenterler arasında sıkıntı yaratmıştı. Komisyon üyesi CHP Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan, "vicdani ret" talebinin koşul değil tavsiye nitelikli olduğunu söylemişti. Avrupa'da, başta Fransa olmak üzere 20'ye yakın ülkede 30 yıldır askerlikte 'vicdani ret' hakkı bulunduğunu belirten Türkiye yetkilileri AB’ye şöyle yanıt veriyorlar: "Hele bir Danimarka, Norveç, İsveç koşullarına gelelim, ondan sonra düşünürüz. Ama şimdi olmaz' şeklinde. Söylediklerine göre askerlik ocaklarında okuma-yazma kurslarından doğum kontrolüne kadar insanlara birçok konuda temel eğitim veriliyormuş. Bu okulun açık kalması lazımmış. Bu TSK tarafından askere gösterilen onur verici bir hizmet. Ama vicdani retçileri de dinleseler yeni bir TC için daha iyi olacak gibi...
DIŞİŞLERİ'NDEN YANIT gecikmedi ve AİHM’e şu cevabı ilettiler: "Avrupa ülkelerinin bir kısmı askerlikte vicdani ret seçeneğini uygulamakta iken bu hakkı kabul etmeyenler de vardır. Türkiye'nin coğrafi ve stratejik konumu bu tür bir uygulamaya imkan vermemektedir. Türkiye, 30 bin kişinin yaşamını kaybettiği terör olayları yaşamıştır. Yanı başında halen bir savaş sürmektedir. Ayrıca Türk insanı için askerlik kutsaldır. Askerlik hem eğitim hem de öğretim yeridir."
*
Türkiye bu uygulamanın asla kabul edilmeyeceğinin altını defalarca çizerken başka örnekler de veriyor. Yaptıkları açıklamalarda Türkiye yedi ülkeye komşu bir ülke, bu ülkelerin bir çoğuyla ilişkileri pek iyi değil ve her an tehdit altında. Yunanistan Kıbrıs'a ve İstanbul'a göz dikmiş, yani tehdit altında. ABD hala Irakta ve Kürtlerin oradaki istikrarını kendilerine tehdit unsuru olarak görüyorlar. Ermenistan’ı da kendilerine tehdit unsuru olarak görüyorlar. Sonra Ortadoğu’da İsrail’in tutumu da kendilerini endişelendiriyor. Sonra en büyük tehdidi ise ülke içindeki farklı etnik gruplardan görüyorlar. Türkiye’nin bu kadar tehdit altında olduğunu savunan Genel Kurmay Türkiye’yi koruyabilecek tek gücün Ordu olduğunu savunuyor ve profesyonel askerlik, bedelli askerlik gibi konuların şu an olmadığını belirtiyorlar. Öte yandan demokrasiyi ve istikrarı da kendilerinin koruduklarını savunuyorlar. Fakat hala vicdani ret gibi davaları hala askeri yasalarla yargılıyorlar. Türkiye anayasalarında bu eksik bir nokta. Zaten AİHM’in uyarı yaptığı bir noktada bu: Bir sivil askeri yasalarla yargılanamaz!.. *
Bu konuya daha fazla değinmeden önce gelin isterseniz Vicdani Ret nedir onu öğrenelim.
Vicdani ret nedir? ZORUNLU askerlik görevini, bireysel tercihlerini ileri sürerek yapmak istemeyenlere, askerlik yerine bir başka kamu kurumunda çalışma tercihi sağlayan uygulamaya verilen isimdir. Bunun yanı sıra azınlık bir halktan bir kişi olsun, inançlarından ötürü bir insan olsun, dünya görüşlerinden ötürü olsun, kişinin dünya için militarizme karşı bir görüşü olsun, bu haklardan yararlanabilmektedir. Türkiye’de böyle bir şey bugüne kadar söz konusu ol-a-mamıştır. Aksine Türk Ordusu ve yetkili makamları askerliği kaldırmayacaklarını ve vicdani ret gibi bir uygulamayı kabul etmeyeceklerini basın ve medyada bastıra bastıra söylüyorlar. Bazı emekli generallerde konuşmalarında Türkiye’de cezaevinde yatan vicdani retçileri örnek vererek kimsenin bu hatalara düşmemesi mesajlarını iletiyorlar. Biliyorsunuz ki Türkiye’de askerliğe “Vatan görevi” “Asker olmayan adamdan sayılmaz!” “Asker gitmeyene kız verilmez!” “30 bin şehidin kanı yerde bırakılmaz!” gibi sözlerle Türkiye’nin böyle örf ve adetlere sahip olduğunu söyleyip AİHM’in bu kararıyla Türk halkının ve de milletinin vicdanının zedelenmiş sayıldığını belirtiyorlar.
*
Peki şimdi şunu belirtmeden geçemiyoruz. Kendini bu kadar tehdit altında gören bir ülke neden özeleştiriye gitmiyor ve neden iç ve dış politikasında iyi ilişkiler yürütemiyor? Neden kendi halkı ile ve sınırları içinde yaşayan başka halklarla iyi geçinmiyor, onlara hakları ve kültürleri konusunda gerekli imkanları sağlamıyor ve haklarını vermiyorlar? Bir söz vardır “Bana dokunmayan bir yılan bin yaşasın!”, sonra başka bir söz “Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma!”, ve bir tane daha “Çuvaldızı ilk önce kendine sonra komşuna batır!”... Umarım sayın yetkililer bu zararsız tavsiyelerimizden olumlu sonuçlar çıkarırlar. Saygılarımla.
***
Gitmemeli ama nasıl?
"Askerliği reddetmek ve yapmak istememek, hiçbir özel nedeni gerektirmeyen apaçık bir talep ve haktır. Kişiyi silahlı eğitime zorlamak, onun özgür iradesini körelterek ölmeye ve öldürtmeye mecbur kılmak, insan onurunun ve değerinin apaçık bir şekilde ayaklar altına alınmasıdır ve asıl hesabı verilmesi gereken budur..."
Türk vatandaşı olan, askere gitmeyi reddeden ya da istemeyenler için kimi basit bilgiler
'Askerlik yapmak istemiyorum, ne yapmalıyım?'
Türk vatandaşıysanız ve askerlik yapmayı istemiyorsanız, kesin kararınızı vermeden önce ihtiyatla düşününüz: Türkiye’de askerlik yükümlülüğünden kesin olarak kurtulmak son derece güçtür ve yıllar boyu sürecek olan çeşitli risk ve tehlikeler içerebilir! İyi düşünülmemiş bir adım sizi zor durumda bırakabilir ve yaşamınızı son derece olumsuz yönde etkileyebilir. Hatta zorla askere alınabilir, dayak, işkence, hakaret ve kötü muamele yoluyla askerlik yapmaya zorlanabilirsiniz!
Burada, askerlik yapmama eğiliminde olanlar için, akla gelen çıkış yolları ve karşılaşacakları zorluklar hakkında fikir verici türden basit bilgileri bir araya getirildi. Düşünme ve karar vermeyi bir parça kolaylaştırabilmek için bu bilgileri çeşitli alt başlıklara ayırdık.
„Bedelli askerlik“, askerliğin, devlet ve ordu kurumlarınca düzenlenmiş bir diğer şekli olduğu için, zorunlu hizmete karşı gerçek bir seçenek olarak görülmemiş ve dolayısıyla üzerinde durulmamıştır. Ayrıca, hafife alınmayacak bir tutarın zorla dayatılan bir „yükümlülük“ için talep edilmesi, ölçüsüz bir küstahlık, sosyal adaletsizliğin devlet eliyle utanmazca kullanılması olarak görülmelidir.
Yurtiçinde İseniz
a. Çürüğe çıkmak
b. Gizlenerek yaşama
c. Vicdani redçi’ olma
d. Yüksek öğrenim yoluyla zaman kazanma
Yurtdışı seçenekleri
a. Yurtdışına göçmen olarak gitmek
b. Bir başka ülkede politik sığınma hakkı talep etmek
c. Bir başka ülkeye geçmek ve orada kaçak olarak yaşamak
d. Türk vatandaşlığından ayrılmak
Yurtiçinde iseniz
a. Çürüğe çıkmak
Kimi psikolojik ve bedensel rahatsızlıklar (örn. şizofreni, şeker hastalığı, ileri düzeyde görme zayıflıkları) gereken şekilde belgelendiği, askeri heyet ve hastanelerce onaylandığı takdirde çürüğe alınmanızı sağlayabilir. Düztabanlık, boy ve kilo arasındaki aşırı oransızlıklar (aşırı yüksek veya düşük kiloda olmak) da aynı şekilde çürüğe alınma nedeni teşkil edebilir. Bu türden rahatsızlık, bedensel özür vb. gibi şeylerin ne yazık ki tam bir listesi yoktur. Pratikteki örneklere bakmak en akıllıcasıdır.
Son derece aşağılayıcı ve onur kırıcı bir prosedüre göre yürütülmekle birlikte, ordu, eşcinselliği de „hastalık“ olarak görmekte ve askerlerden oluşan bir heyete „pasif eşcinsel“ olduğunu pornografik fotoğraflarla „kanıtlayan“ kişileri çürüğe almaktadır. Bu heyet, askerler ve ordu doktorlarından meydana gelmekte ve fotoğrafların yanı sıra, doğrudan yapılan bir görüşme ile de eşcinselliğe ikna olmak istemektedir.
Çürüğe çıkmaya çalışmak, pek çokları için ilk akla gelen yol olduğundan çürüğe çıkarma prosedürü genel olarak ordu tarafından katı kriterlere bağlanmıştır. Başvurular titizlikle incelenmektedir. Bu konuda şansınız olduğunu düşünüyorsanız, bürokratik ve tıbbi süreçler hakkında kişisel olarak güvenilir kaynaklardan bire bir bilgi edininiz ve hazırlıklarınızı zamanında yapınız.
Askerlik yapmaya engel görülen bazı rahatsızlıklar ve bedensel uygunsuzluklarda, çürüğe alınma ilk planda yalnızca bir yıl içindir. Kesin kurtuluş için, çoğu durumda üç yıl ardı ardına askeri hastanede yeniden muayeneden geçmeniz ve çürük raporunuzun yenilenmesi gerekir. Bizce bilindiği kadarıyla bu uygulamaya, kiloyla bağlantılı elverişsizlikler ve kimi görme zayıflıklarında başvurulmaktadır.
b. Gizlenerek yaşama
Polis, resmi merciler, ordu ve diğer kolluk kuvvetlerinden gizlenerek askere alınmaktan kaçabilirsiniz. Bu, Türkiye’de adeta gelenekselleşmiş ve her zaman için en çok başvurulmuş ve başvurulmakta olan yoldur. Bununla birlikte denetim ve kontrol mekanizmalarının çeşitlenmesi ve artması ile asker kaçağı olarak saklanarak yaşamak da güçleşmektedir. Ayrıca, Türkiye’de askerlik yapmamış bir kişinin askerlik yükümlülüğü – başka bazı ülkelerde olduğu gibi – zaman aşımına uğramaz, yani saklanma yaşam boyu olacaktır. Buna karar verdiğinizde, tüm yaşamınız ve yakınlarınızın yaşamı bundan şüphesiz ağır bir şekilde etkilenecektir.
Sürekli asker kaçağı olarak yaşamak, maddi ve manevi olarak son derece yıpratıcıdır. Bu, ‚sosyal ölüm’ olarak nitelenen sosyal-kamusal ortam ve imkanlardan sürekli bir dışlanma durumunu beraberinde getirir. Saklanarak yaşamak, çalışmadan eğitime, aile yaşamından gündelik yaşamın her alanına dek toplumun ve devletin sayısız yaptırımıyla mücadele etmeyi göze almanızı zorunlu kılar. Yıllar süren başarılı bir gizlenmeden sonra basit bir kimlik kontrolü sırasında asker kaçağı olduğunuz yine de ortaya çıkabilir ve ciddi bir şekilde tehlikeye girebilirsiniz.
c. "Vicdani redçi" olma
Ordu ve askerlik konusundaki görüşlerinizi, askerlik yapmayı reddettiğinizi nedenlerini de belirterek açıkça dile getirebilir ve askere çağırıldığınızda sizden askerlik yapmanızı bekleyenlerle açık bir hesaplaşmaya girebilirsiniz. Tavrınızı basına da taşıyarak, durumunuzun kamuoyunca bilinmesine çalışabilirsiniz; en nihayetinde kimsenin sizi zorla askere alma hakkı yoktur ve Türkiye’de sizin dışınızda askerlik yapmaktan çekinen binlerce insan vardır.
Ne var ki, bu seçenek de en az diğerleri kadar riskli ve tehlikelidir. Ordu sizi, temel bir hakkını kullanan kişi olarak değil, (diğer şeylerin yanı sıra) basit bir asker kaçağı olarak görecek, akla gelen her yolla iradenizi kırmaya ve size askerlik yaptırtmaya çalışacaktır. Buna ek olarak, ordu ve askerlik hakkında kullandığınız ifadeler basın-yayın organlarına yansıdığında aleyhinize ek davalar açılmasına yol açabilir.
Açık tavır takınma yolunu seçmiş olan vicdani redçiler, askeri hapishanelerde - işkence ve ölüm tehdidi dahil olmak üzere - son derece olumsuz deneyimler yaşamışlardır. Bu kişiler, ancak kendilerine ülke içinde ve dışında verilen hukuki, politik, maddi ve manevi büyük destek sayesinde tekrar serbest kalabilmişlerdir. Basında iyi tanınan, yoğun destek görmüş olan bu az sayıdaki vicdani redçilerin dışında, kaderi ve sonu meçhul sayısız vicdani redçi de vardır.
Böyle bir yolu seçmeden önce, bu konuda çalışan ve ne yazık çok sayıda olmayan gruplara ya da en azından insan hakları alanında aktif dernek ve örgütlere doğrudan danışınız. Kararı bireysel olarak vermek kaçınılmaz olmakla birlikte, asla bireysel hareket etmeyiniz: Sizi her şekilde destekleyecek ve tutuklandığınızda sizinle yoğun bir şekilde ilgilenecek kişilerin ve grupların olmaması durumunda, vicdani redçi olarak ordunun karşısına çıkmanız intihardan farksız olacaktır!
d. Yüksek öğrenim yoluyla zaman kazanma
Yüksek öğrenimi kullanarak tecil, bir üniversite ya da yüksekokula kaydolma şansına sahip olanların sıkça başvurduğu bir yol olmakla birlikte, elbette ki kesin bir çözüm değildir. Bir üniversite ya da yüksekokula kaydolup, lisans öğreniminizi uzatarak 29 yaş sonuna dek askerliği tecil ettirebilirsiniz. Bunu takiben lisansüstü öğrenime (yüksek lisans/mastır ve doktora) devam ettiğiniz taktirde, doktora öğrencisi olmak kaydıyla 33 yaşın sonuna dek (yurt içinde ya da yurtdışında) askerliği tecil ettirebilirsiniz. Ancak bu sınırdan sonra, askerlik denen tatsız konu yine yakanıza yapışacaktır. Dolayısıyla bu süreyi başka seçenekler üzerine ciddi şekilde kafa yormak için kullanmak en makulüdür.
Yurtdışı seçenekleri
Yaygın kanının aksine, Türk vatandaşı olarak yurtdışında askerlikten kurtulmaya çalışmak Türkiye’dekinden daha güçtür. Bir kez dışarı çıkıldığında meselenin‚ hallolmuş’ olduğu yolundaki yanlış kanı, ne yazık ki Türkiye’de‚ Batı’ hakkındaki yerleşmiş olumlu önyargılar tarafından da beslenmektedir: Örn. Batı’da „insan hakları“ adı altında „evrensel“ bir takım hak ve değerlerin olduğu inancı tarafından… Bu yanlış kanaatler kısmen söz konusu toplumların kendileri hakkında bilinçli olarak yaydıkları fantezilerle, kısmen de Türkiye ve benzeri diğer bazı ülkelerin tarihsel-politik nedenlerle bunlara inanmaya yatkın oluşuyla ilgilidir.
Türk devletinin yurtdışındaki Türk vatandaşlarına karşı askerlik konusunda kullandığı başlıca baskı yöntemi pasaporttur. Türk konsolosluğu, askerliğini yapmayan ya da yasal yollarla tecil ettirmeyen kişinin, pasaportunun geçerlilik süresini uzatmaz. Bu, kişiyi gittiği ülkede son derece zor bir duruma düşürür. Geçersiz bir pasaportla legal olarak ikamet etmek ve elbette ki çalışmak, ev kiralamak vs. olanaksızdır. Geçerli pasaportu olmayana oturum izni verilmez, verilmiş olan bir izin varsa da uzatılmaz ve geçersiz sayılır. Böyle bir kişi, er ya da geç polis zoruyla geldiği ülkeye iade edilecektir.
Yurtdışında asker kaçağı durumuna düşüp Türkiye’ye giriş yapmaya çalışan ya da iade edilen kişi, elbette ki pasaport kontrolü sırasında alıkonulmaktadır. Bunu takiben nelerin olacağını kestirmek mümkün değildir; günler boyu sorgulanıp jandarma nezaretinde askerlik şubesine gönderilebileceğiniz gibi, şansınız varsa kısa bir dayak ve hakaret faslından sonra yoklamanızı yaptırmanız söylenerek serbest de bırakılabilirsiniz.
İşçi/yasal göçmen statüsünde yurtdışında yaşıyor olmanız durumunda, Türk konsolosluklarında askerliği 38 yaş sonuna dek tecil ettirebilirsiniz. Bunu olanaklı kılan, devletin sizi bir döviz kaynağı olarak görüyor olması ve „bedelli askerlik hakkınız“dan yararlanacağınızı varsaymasıdır. Bu zaman zarfında, bulunduğunuz ülkenin vatandaşlığına geçme koşullarını yerine getirmeye bakmalısınız; aksi taktirde 38 yaş gibi görece ileri bir yaşta tatsız bir sürprizle karşılaşabilirsiniz.
Tüm yasal ve bürokratik engellerin ötesinde askerlikten kurtulmak için yurtdışına çıkmaya karar verdiğinizde, yabancı bir ülkede karşılaşacağınız tüm güçlükleri gerçekçi bir şekilde göz önünde tutmanız gerekir: Örneğin, Almanya, Avusturya ya da İsviçre’de nüfusun çoğunluğu yabancıları birer fazlalık olarak görür ve genel olarak göçmenlere karşı açık ya da gizli bir düşmanca tutum içerisindedir. Hangi ülkeden ve neden gelmiş olduğunuz bu noktada pek bir rol oynamayacaktır; bu durum üzerinizde sürekli bir psikolojik gerginlik yaratacaktır. Refah düzeyi göreli olarak yüksek Batı ülkelerinin birçoğunda, yaşamınızın her alanında çeşitli düzeylerde etnik damgalanma, ayrımcılık ve bu ülkelerin tarih ve kimliğinin bir parçası olan ırkçı-kültürel klişelerle karşılaşacağınızı göz önünde tutmanız gerekir.
Ayrıca, yurtdışında askerlik yükümlülüğünden tam olarak kurtulmanız seneler sürebilir; bu zaman zarfında yakınlarınız, aileniz, dost çevreniz ve yakınlarınızdan uzakta yaşamak zorunda olmak gibi bir faktör de psikolojinizi şüphesiz olumsuz etkileyebilir.
Yurtdışına giderek askerlikten kurtulma konusundaki ilk akla gelen seçeneklere daha yakından bakalım:
a. Yurtdışına göçmen olarak gitmek
Avrupa Birliği ülkeleri göçmen kabul etmemektedir. Bununla birlikte Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ve Avustralya gibi bazı ülkeler kimi koşulları yerine getiren kişilerin bir kısmını her yıl göçmen olarak ülkelerine kabul etmekte ve bu kişilere belli bir süreden sonra vatandaşı olma hakkı vermektedir. Askerliği bu noktaya dek tecil ettirmeyi başarırsanız, bu sizin için bir çıkış yolu olabilir. Fakat bu ülkelerin göçmen kabul etme kriterleri son derece ayrıntılı ve yerine getirilmesi zordur (eğitim düzeyi, yabancı dil bilgileri, yaş sınırlamaları vs.). Bu koşullar yerine getirildiğinde dahi, kabul edilme şansı son derece düşüktür. Zira göçmenlik için başvuranların sayısı oldukça yüksektir.
Bunun dışında Türk vatandaşları için değil legal olarak göç etmek, birçok ülke için turistik amaçlı vize almak bile – doğrudan o ülkeden davet edilmediğiniz taktirde - gayet zordur ve bürokratik bariyerlerle neredeyse imkansız hale getirilmiştir – oysa göç ya da turistik seyahat amacıyla bir başka ülkeye giriş, bir Avrupa Birliği üyesi ülke vatandaşı için karşılaştırılamayacak derecede basittir.
Yasal yollardan Türkiye’den göç etmek, eşiniz bir başka ülke vatandaşı olmadığı sürece imkansız gibidir. Yoklama kaçağı ya da bakaya olmanız durumunda, bir başka ülkenin vatandaşlığına sahip olan eşinizin de size doğrudan bir yardımı dokunmayacaktır, çünkü emniyet size pasaport çıkartılmasına ilk planda engel olacaktır.
b. Bir başka ülkede politik sığınma hakkı talep etmek
Sığınma veya iltica hakkı adı altında herkese kolayca tanınan bir hak dünyanın hiçbir ülkesinde, hele Avrupa Birliği’nde kesinlikle yoktur! Özellikle Avrupa Birliği ülkeleri son yıllarda Türkiye’den gelen ve sığınma başvurusu yapanlara (tüm diğer sığınmacılara olduğu gibi) kalma, barınma ve çalışma hakkı vermemek için büyük bir çaba sarf etmektedirler. Kaçak olarak ülkelerinden çıkan ve sığınma talebinde bulunanların çoğu, önce adil hukuk prosedürü kisvesi altındaki bürokratik kısır döngülere sokularak her haktan yoksun bırakılmakta ve ardından da iade edilmektedirler.
Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği Sığınmacılar Komisyonu’nun verdiği Mart 2006 rakamlarına göre, refah düzeyi yüksek toplam 38 ülkede, başvuruları kabul edilen sığınmacıların sayısı 1987’den beri en düşük düzeydedir. En başta İngiltere, Danimarka ve Federal Almanya, sığınmacı kabul oranını neredeyse sıfıra indirgemeyi başarmıştır.
Asker kaçağı, firari veya vicdani redçi olmanız, bu ülkelere sığınmayı istediğinizde ne yazık ki size hiç bir artı sağlamayacaktır. Tam tersine: Vicdani red hakkı, örneğin Almanya’da, sadece o ülke vatandaşları için öngörülen bir haktır ve politik sığınma gerekçesi olarak açık ve kesin olarak geri çevrilmektedir. Geçmiş yıllarda bu konuda görülmüş istisnaların ardında, son derece yoğun destek kampanyaları ve mağdur kişilere geniş destekçi kitlelerinin verdiği yardım yatmaktadır.
c. Bir başka ülkede kaçak olarak yaşamak
Avrupa Birliği özelinde konuşulacak olursa bu, Türkiye’de asker kaçağı olarak yaşamaktan kesinlikle kat kat daha zor olan bir seçenektir. Elinizdeki ülkeye girmekte kullanmış olduğunuz Türk pasaportunun süresi dolduğunda, hangi türden olursa olsun size bulunduğunuz ülkenin verdiği vize ya da ikamet izni de (yukarıda belirtildiği gibi) yanmaktadır. Bu durumda, elinizde geçerli hiçbir kimlik kalmayacak ve bir yabancı da olmanız buna eklendiğinde, yakalanmanız ve Türkiye’ye iade edilmeniz bir an meselesi olacaktır. Elbette böyle bir kişinin, hiç bir sağlık hizmeti ve sosyal imkandan yararlanması da söz konusu değildir. Saklanmak ve gizlenerek yaşamak, sürekli yardım ve destek almayı gerektirdiğinden, bu koşullar altında iyice güçleşir.
Bu noktada değişik Avrupa Birliği ülkeleri arasındaki farkları, tanıdık ve yakınlardan gelmesi muhtemel destek ve yardım gibi şeyleri de göz önünde tutmak gerekir: Örneğin, İsviçre’de kaçak olarak yaşamak hemen hemen imkansız iken, aynı şey İspanya’da göreli olarak daha basittir veya Polonya, ek bir külfet ve zahmet gerektirdiğinden, iade veya sınır dışı etme işlemlerinin üzerine gitmemektedir. Ancak bu tip uygulamalar da zaman içinde değişmektedir. Bu konularda birinci elden, şahsen ve güvenilir şekilde bilgi edininiz! Gizlenerek yaşamanın uzun vadede bir çıkış yolu olamayacağını ve sadece aşırı durumlarda ve geçici olarak göze alınabileceğini akılda tutunuz!
d. Türk vatandaşlığından ayrılmak
Askerlikten kurtulmak konusundaki en kesin ve nihai çözüm budur. Ama bu en temel özgürlük bile Türk devleti tarafından kısıtlanmıştır: Türk konsoloslukları sizi vatandaşlıktan çıkarmak için, bir başka ülkenin sizi kesin olarak vatandaşlığına alacağını resmen belgelemenizi beklemektedir!
Bir başka ülkenin vatandaşlık hakkını, ancak uzun süredir orada yaşamakta ve çalışmakta olan bir göçmenseniz ya da eşiniz o ülkenin vatandaşlığına sahipse elde edebilirsiniz. Bu koşullar detayda ülkeden ülkeye farklılık gösterir, fakat vatandaşlık tanımanın koşulu olarak genellikle, bir o ülke vatandaşı ile belli bir süredir evli olmak veya yine belli bir süreyi doldurması şartı ile göçmen/işçi statüsünde o ülkede yaşıyor ve çalışıyor olmak görülür.
Eğer halihazırda yurtdışında yaşamaktaysanız, süratle bulunduğunuz ülkenin vatandaşlığına geçme yol ve koşullarını araştırmalısınız. Şayet böyle bir şansınız varsa, yağmurdan kaçarken doluya tutulmamak için, o ülkede zorunlu askerliğin olup olmadığı ya da askerliği reddetme koşulları hakkında bilgi edininiz.
Eğer çifte vatandaşlığınız varsa, Türk vatandaşlığından yine de çıkmanız gerekir, çünkü Türk makamları askerlik yapmasanız bile sizden buna karşılık bir ‚bedel’ ödemenizi beklemektedir.
Önemli Not:
Burada verdiğimiz bilgiler, sadece ve sadece karşılaşılacak zorluklar hakkında çok yüzeysel bir fikir vermek amacı taşımaktadır ve asla eksiksizlik veya tam bir güncellik iddiasında değildir. Yurtdışı seçenekleri konusunda bilgiler, başta Almanya olmak üzere Avrupa Birliği dikkate alınarak hazırlanmıştır.
Askerlikten kurtulmak isteyen kişilerin, tek tek somut durumları, çıkış noktaları ve olanakları ister istemez farklı farklı olacaktır. Kimileri, yakınları ve dostlarından gelecek destek ve yardım sayesinde birden fazla olanağı kullanarak bir çıkış yolu arayabileceği gibi, kimisi de içinden çıkılması imkansız problemlerle de karşılaşabilir. Örneğin, yurtdışında yaşamakta yakınları olan bir kişi, birçok engeli süratle aşarak, görece kolay bir şekilde ordu ve askerlik korkusundan uzak bir yaşam sürebilir. Buna karşılık, bir yıllık mülteci kampı hayatından sonra İtalya’dan Türkiye’ye iade edilen Kürt bir asker kaçağı orduda çok ağır baskılara ve kötü muameleye maruz kalabilir…
Askerliği reddetmek ve yapmak istememek, hiçbir özel nedeni gerektirmeyen apaçık bir talep ve haktır. Kişiyi silahlı eğitime zorlamak, onun özgür iradesini körelterek ölmeye ve öldürtmeye mecbur kılmak, insan onurunun ve değerinin apaçık bir şekilde ayaklar altına alınmasıdır ve asıl hesabı verilmesi gereken budur... Ne var ki, günümüzün politik coğrafyasına egemen olan ulus devletler, itaatsizlere ve uymak istemeyenlere yaşam hakkı tanımamak, onları ezmek ve yıldırmak için aşılması güç kontrol ve denetim mekanizmaları kurmuşlardır. Kısacası, askerlik yapmamakta kararlı kişinin karşısında ne yazık ki son derece ciddi bir dizi problem vardır ve kararı dikkatle düşünerek kendisi vermek zorundadır!
Newroz gelip geçerken, ayni zamanda önemli seyler oldu dünyada. Örnegin Ispanya'da kendilerini Bask Bölgesi Özgürlük Savasçilari diye adlandiran ETA Örgütü yaptigi açiklamada artik silahlari birakip siyasete yöneleceklerini açikladi. Biliyoruz ki ayni açiklamayi geçen sene Irlanda Halki Özgürlük Savasçilari IRA da yapmisti. Ogün'den bugüne bir eylem yapmadilar. Ayni gelismeleri PKK'dan da bekliyoruz. Yalniz bir seyi açiklamadan bu konunun hakkini vermis olmayiz. Evet, IRA, ETA silahli eylemlerine son vermeyi kabul etti. Ama bu ne zaman oldu? Hangi gelismelerden sonra oldu? Hepimizde çok iyi biliyoruz ki, IRA ve ETA ilkönce devlet tarafindan masaya kabul edildi, yani oturup konustular... Bu önemli bir noktadir. Eger teklifi yapilan baris çagrilarina devlet baba babaligini gösterip masaya oturmazsa, yani büyüklük yapip karsisindakine baris elini uzatmazsa bu is kolay kolay çözülmez... Bütün ipler devlet babanin elindedir. Evet sehitler verildi, analar gözyaslarina boguldu, bebeler, çocuklar yetim ve öksüz kaldi, ülkenin geliri bu yüzden sarsildi, hala üzerimizden atamadigimiz üzücü olaylar yasandi, ama bunlara bir son verebilmek devletin elindedir. Dagda ölenlerde Türkiye vatandasi, onlarin analari da gözyaslarina boguldu, onlarin çocuklari da yetim ve öksüz kaldi, bizce savasi kimse istemiyor... O yüzden artik bu acilarin yasanamamasi adina, devlet ve PKK'dan istedigimiz baris ve istikrar ortamini saglamalari. Bunu direkt kendileri yapamiyorlarsa dis ülkelerden araci bulsunlar, ama ne olur atik acilara bir son verilsin...
Ben yillardir Türkiye'de ve Avrupa'da yasiyor, durmadan yazip çiziyorum. Birçok kitabim Türkiye'de ve Iran'da karsit görüslüler tarafindan aforoz edildi ve birçok tanidigim insan yazip çizdiklerinden ötürü yargilanip cezaevine konuldu. Burada fikir ve düsünce özgürlügüne karsi haksizlik konusunda sikâyetlerimiz oldu. Ancak is gazetecilige gelince hem yazan-çizen kisi, hem de editör ne kadar basin özgürlügü ne kadar sorumluluk diye kendisine bir sormalidir. Burada tasi kendimize de atmak istiyorum. Yazdiklarimiz ve çizdiklerimiz içinde çözümü birlikte veremiyorsak, yazdiklarimiz ve çizdiklerimiz salt provokasyona yönelikse meslegimize ve dünya insanlik görüsümüze aykiri seyler yapiyoruz demektir. Her ne kadar basin-yayin, fikir ve düsünce özgürlügü yasantimiz için çok önemli gereklilik ise, ayni zamanda toplumsal sorumluluklarda bizim için önemli olmalidir. Reaksiyonlar ne olacaktir bunu önceden ölçebilmeliyiz. Bana kalirsa cereyan eden bu olaylarda ne gazeteci-ne karikatürist, ne editör ve ne de onlari basin özgürlügü adi arkasina saklanan Danimarka Basbakani ve halklari kiskirtmaya çalisan kimi Avrupali sagci milletvekillerinin açiklamalari sagliklidir. Çünkü büyük degerlerini sarsmaya yönelik Islam dünyasini karsilarina alan bu insanlar olaylarin böyle geliseceginin bilincindeydiler. Aynen Paris gettolarinda baslayan olaylara saygisiz bir devlet adaminin açiklamalari ve sonrasinda gelisen olaylarin çigirindan çikmasi gibi. Bu türden devlet yetkililerinin amaçlari nedir? Paris'teki olaylarda yabancilara taviz yok mesaji verilmek istenmisti. Bugünkü olaylarda ise amaçlari Islam dünyasini fikir ve düsünce özgürlügü yoktur gibisinden saptirimlarla dünya kamuoyunda lekelemektir. Hâlbuki Islam dünyasindaki bu sorun fikir ve düsünce özgürlügü ile degil toplumsal ve dinsel degerleriyle alakali bir seydir. Üstelik AIHM' DE Hz. Isa ile ilgili bir davada sonuçlanmis ve din gibi degerli unsurlara halklari kiskirtacak seylerin yapilmamasi konusunda karar verilmisti. Kendilerine hayir da Islam dünyasina serbest mi olacakti? Elbette ki hayir. Fakat her sorun da siddetle çözülecek degildir. Siddet ne Islam'a, ne Hiristiyanlik'a ve baska dinlere ne de insanliga yakisir. Kimse ne siddetten yana olmalidir ve nede siddete taviz vermelidir. Hukuk denilen bir sey vardir. Iste tam da bu noktada Bati ile Dogu'yu birbirinden ayiran en önemli nokta beliriyor. Batililar hemen hemen birçok olaylarina hukuk platformlarinda çözüm aramaya giderken, Dogulular ise genelde en küçük olayda bile siddete yöneliyorlar. Iste bu da bize en önemli eksikligi, yani egitim-ögretim eksikligini hatirlatiyor. Bu toplumsal eksiklik giderilmedigi sürece en küçük olaylarda bile bayraklar yakilmaya, konsolosluklar taslanmaya, insanlara linç girisimi yapilmaya, dükkânlar yagmalanmaya ve insanlar öldürülmeye devam edecektir. Ve bati dünyasi da her seferinde Dogunun bu eksik yanini hor görüp onu ezmeye ve çogu dönemlerde oldugu gibi de kendi çikarlarindan yana bu eksikligi kullanmaya çalisacaktir. Eger Dogu bunlarin olmasini istemiyorsa, bu gidise bir nokta koymak istiyorsa biran önce içinde reformlar yaratip egitime büyük önem ve tesvik vermelidir.
*
Sonuç olarak bu tür olaylardan ne Dogu ve ne de Bati kazançli olarak çikar. Sadece kaybedenler olur: Insanlar...
*
Insanoglunun büyük mücadeleler sonrasi elde ettigi en büyük degerlerden biri olan insan haklari, fikir ve düsünce özgürlügü, basin ve yayin hakki gibi degerleri sorumsuzca kullananlari, demokrasiyi toplumlari kiskirtmak amaciyla kullananlari, ama öte yandan sorunlara karsi çözümü siddette arayanlari ve halklari burada da kiskirtanlari hararetle reddediyorum ve herkesi sagduyulu davranmaya davet ediyorum...
Bugünlerde aydinlarin tartisma konulari arasinda Kürt halkina hitap eden basin ve medyalara kimi devletler tarafindan uygulanan baskilardir. Bir ROJ Televizyonun, bir Özgür Politikanin kapatilmasi Kürtlerin kendilerini ifade etme azminden yildiramaz. Onlar baska bir isimle baska bir yerde kaldiklari yerden yeniden devam edecekler ve Kürt halkinin sesini dünyaya duyuracaklardir. Bu kaçinilmazdir. Çünkü Kürtler 2000 yiliyla baslayan milenyum çagina isimlerini duyurmus ve sanatçisindan edebiyatçisina, politikacisindan memuruna, çiftçisinden fabrikada çalisan isçisine kadar genis bir halktir. Böyle bir halkin medya ve yayin organlari mutlaka olmalidir. Bu bir ekmek ve bir su kadar ihtiyaçlaridir. Kürtlere ait bir televizyonun, bir gazetenin kapanmasi konusunda mücadele vermenin anlami, Kürt iradesini, kürdün kendini tanimi konusunda haklarini ortadan kaldirmak isteminden baska bir sey olamaz. Çünkü ilk etapta Türkiye tarafindan bunun zitti herhangi bir girisimde bulunulmamistir. Bir halkin medya organini bir seyle suçlarken, bu suçtan dolayi kapatmak isterken, en azindan Kürtlere kendi sinirlari içinde olumlu projeler sunmalidir. Alternatifler göstermelidir. Bir Kürt televizyonun, bir Kürt egitiminin, bir Kürt gazetesinin Türkiye'de gerçeklesmesine izin vermelidir. Hem zaten hiç kimse sürgünde, gurbette yayin yapmak istemez. Fakat öyle bir gerçekle karsi karsiyayiz ki, insanda saskinlik uyandirmamasi mümkün degil. Örnegin Sultan Selim, Namik Kemal gibi bir çok aydin hakkinda ölüm fermani çikardiginda, onlar sürgünde örgütlenmis ve muhalefet yapmislardi. Bugün birçok Türk politikacisi, Türk aydini ve Türk Halki onlarla gurur duyuyorlar. Örnegin Fransa, Danimarka ve baska Avrupa ülkeleri isgal edildiklerinde kendilerini hep baska ülkelerde örgütlemis ve yayin organlarini kullanarak isgale karsi mücadele vermislerdir. Danimarka Krali, Hitler'in “Yahudilerin kollarina onlari isaret eden bezler koy ve bana teslim et” uyarisina ertesi gün kendi koluna Yahudi armasini takarak cevap vermisti. Bunu Avrupalilari övmek amaciyla söylemiyorum, bu insanin insan adina sivil sorumlulugudur. Bu bir politikacinin, üst düzeyde birinin içindeki azinlik halka insan oldugundan ötürü nasil sahip çiktigina bir örnektir. Bu örnekleri gerçeklerin görülmesi açisindan saydim. Bugün kendi güvenligini tehlike altinda gören Türkiye, bu tehlikeyi kendi açiklarini kapatmak amaciyla medyaya yada basina mal etmeye çalisiyor. Halbuki bunun anlami basin ve düsünce özgürlügünün ihlali degil midir? AB üyeligini hedef seçmis çok kültürlü bir ülke için bu yasaklara Avrupa hos gözlerle bakmiyor. Neden mi? Çünkü Avrupa'da devletlerin güvenligi kesinlikle basin ve yayin özgürlügünden öte degildir. Çünkü bu özgürlükler adina çok canlar verilmis, çok mücadeleler gösterilmistir. Bu degerler kolay kolay kaybedilemez.
*
Berlin'de yasayan bir sanatçi ve edebiyatçi olarak katildigim sempozyumlarda ve yine baskan yardimciligini yaptigim Yabancilar Entegrasyonu'nda sorunlarina çözüm bulmaya gelen yabanci yurttaslardan edindigim bilgilerle kendime çok deneyimler edindim. Bize ulasan sikayetlerden birisi de suydu. Sevgili Türk vatandaslari Almanya'da okullarda çocuklarina Türkçe dili egitimini istiyorlardi. Yalniz bu konuya geçmeden önce sundan mutlaka bahsetmeliyim. Sevgili Türkler Avrupa'da basin özgürlügünü diledikleri gibi kullaniyorlar. Gazete ve dergi basiyorlar. Görüslerini ve düsüncelerini belirtiyorlar. Eserlerini ve yeni üretimlerini buralarda halka sunuyorlar. Yeri geldiginde o ülke içerisindeki kültür fonlarindan, vakif fonlarindan vb. haklarini talep ederek yararlaniyorlar. Tabi ki, hem talep etmelidirler hem de yararlanmalidirlar bu fonlardan. Ama ayni haklari talep eden ve bundan yararlanmak isteyen Kürtlere de kendilerine gösterilmesini bekledikleri saygiyi göstermelidirler. Bahsi edilen televizyon vede gazetenin yasadisi bir örgüte ait oldugu ileri sürülüyor. Ilk önce bunu kamuoyunda gerçekçi delillerle kanitlasinlar. Ki ister istemez bu yerlere yazi yazan yada eser gönderen kimse olmasin. Evet, gelelim simdi dil egitimi konusuna. Sevgili Türk Halki Almanya'da okullarda Türkçe'de dil egitimi görmek için talepte bulunuyorlardi ve azinlik görülmekten-dislanmaktan rahatsizliklarini dile getiriyorlardi. Avrupa insan haklarini bu yaniyla elestiriyor ve bu yönde sikayetlerini gerekli makamlara iletmemizi istiyorlardi. Bizde yardimci oluyorduk. Elbette ki çocuklarina ana dilleri Türkçe'yi ögretmeliydiler ve bunun egitimde de saglanmasi haklariydi. Yalniz bunu almanca toplum ve bürokrasi dilini göz ardi etmeden yapmaliydilar. Bir Amerika gibi. Ortak dil Ingilizcidir. Almanya'da ortak dil almancadir. Yani Almanya'da bürokrasi dili almancadir, siz bunu Türkçelestirmeye kalkisirsaniz o ulusun bürokrasi üst dilini ortadan kaldirmis olursunuz. Bunu da o ulus kabul etmez. Almanya'da yasayan örnegin Danimarka azinlik halki ve Sorb (Slovak kökenli bir halk. Polonya-Çek ve Almanya üçgeninde yasiyorlar. Nüfus: 40 bin, Dil: Sorbça, Din: Katolik) azinlik halki vardir. Kendi dillerinde okullari, federasyonlari, vakiflari vardir. Kendi dillerinde hür yazip hür yayin yapiyorlar. Hatta cadde ve sokak isimleri bile iki dilde yaziliyor. Levhalar vb. Bu halklar Almanya için bir tehlike olusturmuyorlar. Aksine kültürel zenginlikler. Bürokrasi üst dili almancadir ve bu kabul edilmistir. Yani ortak dil almancadir. Ben de bu fikri Türkiye için ve içinde yasayan Kürt halki ve öteki azinlik halklar için de ön görüyorum. Yani Kürtler kendi ana dillerinin yaninda bir üst bürokrasi ve ulus dili olan Türkçe'yi de bir zorlama olmadan ögrenmelidirler. Ama is eskiden oldugu gibi asimilasyona getirilmemeli, aksine Kürtlere kendi ana dillerinde serbestligi saglayip onlara Türkçe dilinin tehlike dili olmamasi konusunda da güven vermelidirler. Sunu demek istiyorum, Avrupa'da derslerde öz dilleriyle de egitim görülmesini isteyen Türkler ve baska halklar en temel haklari adina mücadele veriyorlardi. Bu talepleri gerçeklestirilinceye kadar da bunu sürdürmelidirler ve biz sivil toplum örgütleri her zaman bunun yanindayiz. Bu onlarin en dogal haklari çünkü. Ama ayni taleplerde bulunan Kürt halkina ve baska halklara, onlarin üst temsilcilerine, aydinlarina ve emekçilerine de ayni saygiyi göstermelidirler. Yani zihinlerdeki temel prensip su olmali: “Kendine yapilmasini istemedigin seyi baskasina yapma!”...
*
Türkiye'ye AB tarafindan Avrupa Birligi kapsamli konferanslarda ve anlasmalarda Kürtlere basin-yayin ve medya özgürlügü sart kosulmustur ve Türkiye ileri gelenleri bu sartlarin altina imza atmistir. Fakat hala bugüne dek bununla ilgili Kürt halkini memnun edecek bir proje hayata sunmamistir. Özgür basin ve medya için imza atilmasina ragmen neden hala yasaklar ve komik kisitlamalar devam etmektedir? Bu sorular karistiriyor kafalari. Neden hala Türkiye'de bir Kürtçe televizyon, Kürtçe dil egitim ve ögretimi, Kürtçe gazete-kitap vb. "yasak"?.. Öte yandan kapatilmasi istenilen Kürt medya yayin organlarindan ROJ Televizyonun ve de Özgür Politikanin PKK adina yayin yaptigi iddia ediliyor. Bu yüzden terörist gözüyle bakilip yargilanilmak isteniyor. Bu ne kadar dogru? Ispatlar var mi? Avrupa mahkemeleri öyle agizla söylenenlere inanmazlar. Sabit deliller gereklidir onlara. Belge isterler. Kararlarini bu sekilde verirler. Bir açik havaya Kürtlerin ve de Kürt aydinlarinin da ihtiyaci vardir. Söylemler yetmez. Ama Türkiye'de her zaman “ne yazik ki” hep su mantik hakim olmustur. Türkiye yasalari tarafindan yasadisi kabul edilmis bir ya da daha fazla örgüt tarafindan ifade edilen “Baris”, “Özgürlük” , “Temel Haklar” “Kürt Halki ve haklari”, “Kürdistan”, “Kürt” vb. bu örgütlerle alakasi olmayan yine bir aydin yada bir sivil kisi tarafindan da söylendiginde o kisi hemen bir örgüte mensup edilip öyle yargilaniyor. Bu bir önyargidir. Bu yanlistir. Bu ifade ve düsünce özgürlügüne sabotajdir. Bu insanin düsünmemesi ve düsüncelerini ifade etmemesi için apaçik bir tehdittir. Ve bu tehdidin günümüzde hala bir halki susturmak adina uygulaniyor olmasi, bunun bir halkin düsünmesini engellemek için bir metot olarak kullaniyor olmasi demokrasi ve çagdas bir toplum olma açisindan çok korkunç bir sey. Umariz bir an önce bu yanlislik herkes tarafindan görülecek ve çoktandir açilmis yaralar kapanacaktir. Ayrica Kürt Kültürü, Sanati ve Edebiyatinin sesi olarak görülen medya yayin ve basin organlarinin kapatilmasi girisimi Kürt Kültürü-Sanati ve Edebiyatina bir saldiri olarak algilanmaktadir. Kürt Kültür-Sanati ve Edebiyatinin önündeki engelleri kaldirdigini beyan eden hükümetin, Kürtlerin sesi olan medya yayin ve basin organlarini kapatmak yerine Türkiye'de de yayin yapabilecek yeni Kürtçe TV-Radyo-Gazete-Dergi ve Dil egitim Kurumlarinin açilmasi adina önündeki yasal ve fiili engelleri kaldirmali ve ülkede güven ortamini olusturup istikrari saglamalidirlar. Aydinlarda her zaman oldugu gibi günümüzde de halkinin ve dost halklarinin sorunlarini dinleyecek ve hep birlikte çözümler aramaya devam edecektir...
*
Kültürün-sanatin-edebiyatin-basinin-yayinin kimseleri korkutmayacagi, insanin hürce düsünüp, bagimsizca kendini ifade edebilecegi ve hürce eserlerini sunacagi günler dilegiyle, saglicakla kaliniz.
Daha silahlarini bile birakmadan Hamas'i siyasi muhatap görenler de var, bunlardan biri de Türkiye. Hamas tarafindan yapilan açiklamalarda silahlarin birakilmasinin zor oldugu, Filistin'in tehdit altindayken her ülke gibi bir orduya sahip olmasi gerektigini, bu yüzden hedeflerinin ellerindeki kadroyu devlet içinde yerlestirmek oldugunu belirtti. Ancak El Fetihli taraftarlar buna pek sicak bakmiyorlar. Hamas'in sözcülerinden birinin yaptigi ilginç açiklamalardan biri de kendilerine Türkiye'deki AK Parti modelini uygun bulduklarini belirtmis olmasidir. Birden aklimiz karisti. Acaba bizim bilmedigimiz ne gibi iyi seyler yapti da AKP artik kimileri tarafindan örnek alinmaya baslandi? Ortadogu'da her olup biteni dikkatle inceleyen Türkiye bu durumda da komsularina ve Filistin'e nasihatler vermekten geri kalmadi. Bir ülkenin etrafinda ve dünyada olup bitenlerle ilgilenmesi iyi bir husustur. Ancak bu ayni ülkenin kendi içinde yer alan sorunlarla ilgilenmemesi, birçok önemli sorunu görmezlikten gelmesi ve en önemlisi de ülkeyi tümden ilgilendiren asil sorunlari günlerce süren birkaç polemik haberlerle örtbas etmeye çalismasi dogru degildir. Kimi çevreler tarafindan bugün Türkiye'de AB yolunda gelismeler var gibi gösteriliyorsa da bunlarin asilsiz oldugu her seferinde sivil toplum inisiyatifleri, duyarli aydinlar ve uyumayan halk tarafindan ortaya çikarildi. Örnegin Leyla Zana ve arkadaslarinin yargilanmalari Kürtçe tercüman yok diye ertelendi. AB yolunda kalin kapilari aralamak isteyen Türkiye hala Kürtçe ile ilgili yasalar düzenlemedi. Türkiye, genel nüfusta çogunluk gösteren Kürt halkinin-kütçe konusan bir milletin dilini hala yokmus gibi sayiyor. Halbuki Türkiye'de Arapça, Ingilizce, Fransizca vb. tercümanlar bulursunuz. Oysa yabanci bu ülkeler bir dönemler Türkiye'yi parçalamaya tesebbüs etmislerdi. Ve o dönemlerde oldugu gibi her zorlu dönemde yine Kürt kardesleri yardima kosmus ve ülke topraklarini yabanci istilasindan kurtarmislardi. Zorlu ve sikintili anlari birlikte asmislardir. Peki öyleyse Kürtlere kültürleri-dilleri-dinleri ve haklari konusunda bu yasaklar ne diye? Yillardir süren bu haksizlik neden? Örnegin birçok Kürt mahkum Türkçe bilmeyen yakinlariyla Kürtçe konustuklari için görüstürülmüyor. Üstelik Kürtçe konusuna deginenler hücrede hücre cezasi bile aliyorlar. Acaba gerçekten asil sorun bir dilden korkmak mi? Oysa dünya tarihinde, dünyada bir halkin dilinin yasak oldugu tek ülke Türkiye'dir. Afrika'da, Asya'da savaslarda bile halklarin dilleri yasaklanmamis ve kendilerini ana dillerini konusmada serbest birakmislardir. Simdi Kürt Halki hakli olarak soruyor. Yillardir har vurup harman savuran politikacilar, yedi dereden yetmis yedi yalan su tasiyanlar, ülkeye en normal insan haklarini bile ihlal ederek asil ihanet edenler, halk issiz, halk sigortasiz, halk yarin baslarina hangi belanin musallat olacagini bilmezken simdi koltuklarinda rahat rahat oturup paralarini yaristiranlar, nasil insanlarsiniz: BU NASIL YÜZ?..